Yazı Detayı
05 Eylül 2018 - Çarşamba 23:26
 
Gül Yetiştiren Adam
Mustafa Yunus Gonca
 
 

"Ey cemaat-i müslimîn.. Ey cemaat-i müslimîn ve gafilîn.. Sizler nasrani misiniz? Yoksa mecusi misiniz? Hangi millettensiniz?" diye bağırıyordu sabah namazından çıkan cemaate seksenindeki adam. Savaştığı değerlerin ayaklar altında çiğnendiğini gören seksenindeki adam. Tam elli yıl evinden çıkmamıştı ve sadece gül yetiştirmişti. Elli yıl gördükleri ise onu şaşırtmıştı. Şapka takanları gördüğünde.. Binaların yükseldiğini gördüğünde. Ruhsuzları, kalpsizleri gördüğünde.  

 

Binlerce asker şehit vermiştik. Trablusgarp’ta, Balkanlarda, Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Orada burada. Toprak için değildi. Değerlerini ayakta tutabilmekti asıl gayesiydi o şehitlerin, gençlerin, atalarımızın. Fakat; Fay hattındaki kırılmayı, savaştığımız değerlerin bir bir elimizden kaydığını gördük. Ve susmak mecburiyetinde bırakıldığımızı. Susmayanların zincirlerle dar ağaçlarına götürüldüğünü. Sindirildiğimizi. Ve o cesareti gösterebilecek, hakikati haykırabilecek insanların binde bire düştüğünü gördük.

 

Biz. Nesildaşlarım. Ve bizden önceki, fakat ölenlerden sonraki. Habersiziz manadan. Maddeye tapıyoruz. Maddeyle oyalanıyoruz. Maddeyi kıskanıyoruz. Ruh olgunluğuna erişemiyoruz. Manayı yok edenlerin hayranlıkla peşinden gidiyoruz. Manadan habersiz ama kendisini mananın üstadı gibi pazarlayanların peşinden kitleler halinde, sorgulamadan gidiyoruz. Ve elimize kocaman bir hiç geçiyor.  

 

Gül yetiştiren adamlar azaldı. Güller azaldı. Gülü isteyenler, o kokuyu özleyenler azaldı. Ve o kokuyu unuttuk. Apartmanların, o kocaman taş duvarların, üstümüze üstümüze gelen ve her geçen gün insanlığımızı bizden alan o binalar, katil binalar, içindeki insanların gafletten hakikate eremediği binalar, bize suni boyaların, kireç, çimento kokusundan başka bir şey veremeyen o binalar.  

 

Gül yetiştiren adamlar azaldı. O adamların yüzlerini dahi hatırlamıyoruz. Nurani yüzlü. Seksen yaşında dahi olsa dimdik ayakta. Her gittiği yere "gül" kokusunu götüren o insanlar. O vecd ve şevk halinde olan. İstikamet üzere olan. Yoldan bir an dahi ayrılmayan. Yolu tanıtan ya da yeni tanıyanlara ışık olan. Görüldüğünde Allah'ı hatırlatan o 'gül'ler azaldı. Azaldı çünkü onları isteyenler azaldı. Para-pul, makam-mevki, hava-cıva isteyen bizler, gülün kokusunu istemeyen bizlere yeryüzünün en büyük cezası idi bu.

 

Gül yetişen topraklar nadasa bırakıldı. Güller azaldı. Arkadaş olarak girilen fakat kavga ederek çıkılan. Bazen ise birinin hapse birinin mezara gitmesine sebep olan meyhaneler barlar. Her mahalleye girdi. Bir çift göz şahit olamamıştır camiye, tekkeye, dergaha giren iki arkadaşın kavga ederek çıktığını. Bir çift göz şahit olamamıştır camiye, tekkeye, dergaha giren fakat birbirini tanımayan iki insanın dost veya arkadaş olmadan çıkmadığına. Dost veya arkadaş olmasa bile birbirlerine kin, nefret beslediklerine bir çift göz şahit olamamıştır.  

 

"..uğrunda savaşmadıkları ve savaşmayı akıllarına getirmedikleri şeyler olmuştu, ve uğruna savaşmışlarsa sanki savaşla onu ortadan kaldırmak istemişler..." diye düşünüyordu seksenlik dede.  

 

Ve bize, devletimize ve milletimize öyle bir zoka yutturmuşlardı ki. Afyon, esrar, kafa yapan ne varsa hepsinden daha etkili. Onlarca yıl sürecek kafa uyuşukluğu. Uyanmaya çalışanlarda bile "beş dakika daha, ne olur" yalvarması hasıl eden bir uyuşukluk çökerten zoka. Uyanamıyoruz. Okurken, yazarken, hareket halindeyken, gündüzken, geceyken, uyurken, uyuyoruz. Uyanamıyoruz. Uyandırılmadan, uyanmak istemiyoruz.  

 

Bizi uyandıracak olan, gül yetiştiren adamları sadece biliyoruz ve bekliyoruz. Aramıyoruz. Bilmek dediğimde, isimlerini biliyoruz sadece. Kimi isimlerini bile bilmiyor. Gül yetiştiren adamların ulaştığı, eriştiği o hazza, o manaya, kokuya erişemedik. Salih amellerimiz olmuyor o kokusuz. Ziyadesi olmuyor, artmıyor. Gül yetiştiren adamların ihlâsına erişemiyoruz. Olgunlaşamıyoruz. Ruhumuz, kalbimiz.. Nefsani duygular, kokular, günahlar. Her bir tarafta çöplükler. Meyhaneler, barlar, vitrinler, Ebu Cehiller.  

 

Ağlarken ağlayamıyoruz. Gözyaşlarımız, kararan kalplerimizi temizlemiyor. Gülmelerimiz ise kuru bir kahkahadan ibaret. Yaşamıyor. On yıl geçse üzerinden o anı hatırlayamayız. Çünkü hep gülüyoruz. Ve kararıyor kalplerimiz.

 

Güllerin yetiştiği devirler özlenir bile değil artık. O ince ruh yapısına sahip olan mahlukların en şereflisi olan insan. Belki sadece onlar insan. Biz ise sefiller. Çer çöp, ceviz kozalak peşinde koşan ve oyalanan sefiller. İnsanlık şerefinden mahrum kalmış sefiller. Bizler. Gül yetişen bahçeleri dozerlerle yıkanlara, silindirlerle ezenlere "dur" demedik. Fakat bizler müteahhit olduk. Güllere düşman olanları yetiştirdik. Müteahhit olduk taş kalpliler yetiştirdik. Tuğladan, çimentodan, demirden çalmadık, insanlığımızdan çaldık. "İşçinin başına bir iş gelmesin" diye önlemler aldık, güvenliğini sağlamak için uğraştık. Müslümanların ve insanlığın başına her gelene ise "eyvallah" dedik.  

 

"Ey cemaat-i müslimîn.. Ey cemaat-i müslimîn ve gafilîn.. Sizler nasrani misiniz? Yoksa mecusi misiniz? Hangi millettensiniz? Allah celle celâluhû sizden öncekileri neden helâk etti biliyor musunuz?" diye haykırıyor 80'lik dede.. 

 

Şimdi. Karanlık ve kuytu bir köşede. Kibir, ucub ve riyadan uzak bir şekilde. Kalpten. Kalbi temizleyebilmek niyetiyle. Hüngür hüngür ağlamalıyız. Pişman olmalıyız. Hini büluğumuzdan bu ana gelinceye kadar İslam düşmanlarına ve bidat ehline aldanarak edindiğimiz yanlış, bozuk itikadlarımıza, inançlarımıza.. Bidat, fısk, günah olan söylediklerimize, dinlediklerimize, gördüklerimize ve işlediklerimize. Bir daha yapmamak niyetiyle. Kalpten. Nadim olmalıyız. 

 
Etiketler: Mustafa Yunus Gonca, Gül Yetiştiren Adam, Rasim Özdenören, Samsun Yazar
Yorumlar
Haber Yazılımı