Yazı Detayı
24 Haziran 2019 - Pazartesi 11:09
 
KIYILARIMIZDA ve LİYAKAT SİSTEMİNDE EROZYON
Murat ŞENEL
 
 

Sevgili okuyucularımız;

 

Samsun ilinde son dönemde yaşanan ve bazı plajların kapatılmasına kadar varan deniz kirliliğinin, yapılan eleştirilerin ve alınması gereken önlemlerde yaşanan eylemsizliğin ana fikrinin neden-sonuç ilişkisine göre yorumlanma eksikliğinden kaynaklandığını düşünmekteyim.

 

Samsun ili içinden iki büyük nehrin aktığı nadir şehirlerden biridir. Bu durum aslında tarımsal faaliyet, enerji üretimi ve iklim yönünden bir takım avantajları da beraberinde getirmektedir. Doğusunda Çarşamba ovası, batısında ise Bafra Ovası ülkemizin nadir Delta Ovalarından sadece ikisidir.

 

Konumuz olan Delta Ovalarına isim Yunan alfabesindeki delta yani üçgen işaretinden dolayı verilmiştir. Dikkat edilecek olursa Gerek Çarşamba gerek Bafra ovaları denize mansaplandığı sahil şeridinde alt tabanı oluşturmaktadır ve deniz içine doğru bir üçgen şeklinde girinti yapmaktadır.

 

Oldukça yüksek eğimlerden başlayarak eğimin azaldığı ve deniz seviyesine inen Kızılırmak ve Yeşilırmak binlerce kilometrelik yolculukları esnasında taşımaya başladıkları sürüntü maddelerini eğimin azaldığı ve dolayısıylasuyun yayılım gösterdiği kıyı şeridine yayarlar.

 

Bu yayılım milyonlarca senelik bir hareket ve taşınım sonucunda gerçekleşmektedir. Verimli ülke toprakları ve bitkisel atıklar suyla sürüklenerek nehir çıkış ağızlarına yığılırlar. Belirli dönemlerde yaşanan taşkınlar gelen sürüntü maddesi miktarını ve besinleri artırarak taşır.

 

Besin derken sürüklenen çok sayıda bitki kökü, tarım ürünü, tohumlar ve canlılar yani böcekler, sürüngenler de deniz canlıları için doğal bir besin kaynağı, düzgün ve yavaş bir hızda akan su yolları ise pek çok deniz canlısı için yumurtlama ve yuvalama alanları oluşturmaktadır.

 

Karadeniz milyonlarca yıl önce bir iç deniz olmadan önce bilindiği kadarı ile bir tatlı su gölüydü. Son buz devrine kadar da özellikle ülkemiz kıyıları daha düz platolar şeklindeydi. Pek çok bilim adamınagöre Karadeniz’e dökülen nehirler yüksek çağlayanlar şeklindeydiler.

 

Karadeniz, 8 bin 350 kilometre kıyı şeridine sahip, 461.000 km² alan kaplayan (Azak Denizi dâhil, Marmara Denizi hariç), en geniş yeri doğudan batıya 1.175 km, en derin noktası 2.210 m. olan, Marmara Denizi vasıtasıyla Ege Denizi'ne bağlanan, batıdan doğuya böbrek şeklinde bir denizdir. Oluşumuyla ilgili olarak uzunca bir süredir çalışmalar yapılmaktadır. (1)

 

Aşağıda vereceğim bilgilerin bir bölümü bu konuya yönelik Alnur CEYLAN tarafından 2018 yılında hazırlanmış metinden alınmıştır.

 

 Glomar Challenger sondaj gemisi 1970 yılında Akdeniz’de bir seri sondaj yapmış ve sondajların sonuçlarının incelenmesinde Akdeniz’in bundan altı milyon yıl önce kuruyup bir çöl haline geldiği saptanmıştır. Bu durum bir milyon yıl kadar sürdükten sonra Cebelitarık Boğazı’nın yarılmasıyla Akdeniz Havzası tekrar su dolarak deniz haline dönüşmüştür.  

 

Avrupa’da buzulların varlığı nedeniyle, buzulların zaman zaman eriyerek Karadeniz’in su düzeyini yükseltmesi sebebiyle tatlı sular İstanbul Boğazı kanalı ile Akdeniz’e akmıştır. Nihayet 10.000 yıl kadar önce Buzul Çağının sona ermesiyle denizler yaklaşık olarak 100 m yükselmiştir. Bu olay sonucu Akdeniz su düzeyi İstanbul Boğazı düzeyinin üzerine çıkmış olduğundan Akdeniz’in tuzlu suları İstanbul Boğazından tekrar Karadeniz’e girmiştir. Tekrar Karadeniz’e giren suların içeriğindeki fazla tuz dolayısıyla yoğunluğu yüksek olduğundan üstten akan tatlı sularla karışmadan ve doğru Karadeniz Çanağının alt su katmanlarını oluşturmuştur. Bu nedenle Karadeniz’in altındaki tuzlu sular için oksijen alma olasılığı kalkmış ve bugünkü yaşamsız denizaltı bölgesi oluşmuştur.  

 

Bugünkü Karadeniz en derin yeri 2210 m. olan 1200 kilometre uzunluğunda bir çanak halindedir ve en önemli özelliği de 200 m derinliğin altında oksijensizlik nedeniyle yüksek sınıflı canlıları içeren bir yaşam bulunmamasıdır.

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Enstitüsü ve Teknolojisi araştırma görevlisi Seda Okay’a göre "Karadeniz'e, Akdeniz suyunun 7-8 bin yıl önce tufan şeklinde girdiğini tespit ettik." diye açıklama yapmıştır.

 

Belki de kutsal kitaplarda yazan Hz. Nuh zamanında yaşanan tufanla Karadeniz’in oluşması arasında bir bağlantı da olabilir? Bu konuya bir başka yazımızda değinmek üzere devam edelim.

 

Okay, Boğaz'ın Karadeniz'e çıktığı noktada deniz tabanında incelemeler yaptıklarını ifade ederek, "Boğaz'ın Karadeniz çıkışı dibinde Akdeniz'den gelen yüksek basınçlı suyun bıraktığı izler, jeofizik araştırmalarda ortaya çıktı. Nuh Tufanı ile birlikte Akdeniz'den gelen su, Karadeniz girişinde kanallar (Boğaz) açmış. Böylelikle Karadeniz, göl olmaktan çıkıp deniz haline gelmiş" diye konuşmuştur.

 

 

Resim–1: Buz devri sonunda eriyen buzlara bağlı suların Akdeniz üzerinden Marmara denizini oluşturarak Karadeniz’e ulaşması.

 

Kızılırmak Deltası, kuzey kesimi son buzul devresinden sonra yani 6–7 binyıllık süreçte oluşmuştur. Daha önce birçok delta oluşturan nehirlerde de yaşandığı üzere (Nil deltası Assuan Barajı örneği) membadan mansaba doğru yapılan barajlar nedeniyle Kızılırmak artık deltaya malzeme taşıyamaz hale gelmiştir.

 

Son olarak yapılan Altınkaya, Derbent ve Boyabat barajları ile Yamula barajı, Obruk ve diğer barajlar olası malzeme gelişinin engellemesi sonucunda deltaya artık sadece yan derelerden malzeme taşınabilmektedir. Bu durum ovanın süratli bir biçimde küçülmesine yol açmıştır.

 

Kızılırmak, İç Anadolu’da Sivas-Kızıldağ’dan doğarak 1 400 km’ye yakın bir güzergahı geçerek Bafra ilçesinden Karadeniz’e mansaplanmıştır. Yaklaşık 80 000 km2 yağış alanı vardır ve bu alandan toplanan sular yıllık ortalama 6 milyar m3 hacimle Karadeniz’e mansaplanmaktadır.

 

Kızılırmak gibi yüksek miktarda rüsubat taşıyan nehirlerde genelde ilk tesis membaya en yakın noktada yapılmalı ve denize bağlandığı noktaya kadar sırayla gelinmelidir. Ancak ekonomik ve teknik zorunluluklar, ovadaki tarımın sulama suyu ihtiyacı gibi nedenlerle membada yer alan Yamula, Obruk, Boyabat barajları yapılmadan Altınkaya barajı ve ardından da Derbent Barajının yapılması sonucunda özellikle Altınkaya barajının göl ucunda malzeme yığılmaları başlamıştır.

 

Bu durum tesislerin ekonomik ömürlerinin de azalmasına sebebiyet vermektedir. Çünkü hidroelektrik enerji amaçlı barajlarda baraj hacminin geç dolması yani düşünün azalmaması istenmektedir.

 

Dolayısıyla yapılan barajlar nedeniyle Karadeniz’e taşınan malzeme miktarı barajlar yapılmadan önce (1960 yılına kadar) 23.1milyon ton/yıl iken Hirfanlı barajının yapılması ile 18 milyon ton/yıl’a, daha sonraAltınkaya (1987) ve Derbent barajlarının (1991) faaliyete geçmeleri sonucunda 0,46 milyon ton/yıl’a düşmüştür. (2).

 

Benim de projelerinin hazırlanmasında katkı koyduğum Bafra Ovası sulaması projesi kapsamında sulamadan dönen suları tahliye etmek amaçlı olarak planlanan kuşaklama kanalı Karadeniz tarafından tehdit edilmiş ve 10 yıllık bir süre içinde deniz yaklaşık deltanın 1 km’lik kısmını geri almıştır.

 

Hatta 1975 yılında Deniz Feneri ile ırmağın ağız kısmı arasındaki mesafe yaklaşık 1 700 m iken,2002 yılında bu rakam yaklaşık 1 100 m olarak ölçüldüğü de kayıtlarda yer almaktadır. (2)

 

Deltaya malzeme gelişinin kesilmesi sonucunda yaşanan sorun aşağıda verilen iki fotoğrafta mukayese edilmiştir.

Resim-2: Sol tarafta kıyı oyuntusu başlamadan önceki hal, sağ taraftaki resimde ise kıyı oyuntusunu önlemek üzere inşa edilen mahmuz yapıları görülmektedir. (2)

 

Aşağıda verilen krokiden yıllara göre kıyı erozyonunun yıllara göre gelişimi ve kıyı koruma yapılarının durumu verilmiştir. (2)

 

Resim-3: Kıyı erozyonu gelişimi.

 

Resim-4: Kıyı Erozyonunu Önleme Amaçlı Y ve I Tipi Mahmuz Boyutlandırması Krokisi.

 

Sonuç olarak pek çok örnek verebileceğimiz bu durum aslında beklenen bir durumdur. DSİ’de çalıştığım süre içinde bu konuya yönelik iki adet makale hazırlayarak Nil Deltası örneği üzerinden hareketlenerek olası tehlikeye dikkat çekmiştik. Bu çalışma o sıralarda Proje ve İnşaat Şube Müdürü olan Sayın Erdoğan ÖZORAL bey ile beraber hazırlanmıştır.

 

Dolayısıyla kıyı yapıları veya su yapıları muhakkak suretle model deneyleri yapılarak veya artık elektronik ortamda modelleme çalışmaları yapılarak planlanıp projelendirilmelidir. Bafra örneğinde olduğu gibi kıyı koruma yapıları sadece bir bölgenin korunması amacıyla planlanırsa doğusunda veya batısında ilave akım değişimlerine, kıyı oyulmalarına sebebiyet verecektir.

 

Ayrıca taşkınlar esnasında ovaya yayılan yeni sürüntü malzemeleri doğal gübreleme gibi kabul edilmektedir. Bu durum artık sağlanmayacağından suni gübre kullanımı artacak, ovanın yıkama suyu vazifesi de gören taşkın yayılımının olmayışı uzun vadede tarım alanlarının kirlenmesine de yol açacaktır. Uluslararası sulak alanlara yönelik RamsarAnlaşması kapsamında kalan Bafra Balık Gölleri de bu tehditten etkilenecektir.

 

Sonuç olarak ülkemiz için milli ve yerli kaynaklardan enerji üretimi gereklidir ve aynı zamanda tarımsal faaliyetler de olmazsa olmazımızdır. Bu yıl içinde patates ve soğan fiyatları başta olmak üzere yaşanan sorunları unutmamamız gerekmektedir.

 

İnsani tüm faaliyetlerin ister istemez tabiata zararı olacaktır. Ancak sürdürülebilir ve çevre dostu projeler alınacak önlemler projelerin planlama aşamasında enine boyuna iyi analiz edilmeli, doğruya en yakın projeler tüm paydaşlarca katkı konularak ortaya çıkarılmalıdır.

 

Her proje kendini geliştiren şartlara ve geliştirecek insan kaynaklarının bilimsel-analizci-yorumlayıcı kapasitelerine bağlı olarak canlanır. Aslında her projenin mutlaka bir eksiğini bulabilirsiniz. Burada projeden etkilenecek paydaşlara düşen görev eksiklikleri ortaya çıktıktan sonra bulup eleştirmek kolaycılığı mı olmalıdır, yoksa işi ehline verip teknik ve teorik destek vermek akılcılığı mı olmalıdır?

 

Ne yazık ki entelektüel ve çevreye duyarlı paydaşlarımızın pek çok projede sadece eleştiri hakkını kullandığını, projelerin değerlendirilmesi ve hayata geçirilmesi öncesinde katkı koymadıkları görülmektedir. Belki yatırım ofisleri ve yatırımcı devlet kurumlarının bu çalışmaları yeteri kadar duyuramaması da paydaşların katkı koymalarının teşvik edilmemesi de bu sonuçları doğuruyor olabilir.

 

Ancak ülkemizin enerji ihtiyacının ve tarım ürünlerinin büyük bölümünün artık ithal edildiği gerçeğini de göz önüne alarak ehven mi şer mi? sorgusunu yapmak zorunda kalmayacağımız bir hassasiyetle proje geliştirmeliyiz. Yöneticilerimizin bu durumu bilmelerine rağmen kanalizasyon hatlarını, yollarını ve alt yapı tesislerini muhafaza etmek, koruma önlemleri almak, gerekirse rehabilite etmek yerine bekleyip sorunun büyümesine katkı koymaları da aslında liyakat sistemimizde yaşanan en büyük erozyonu ifade etmektedir.

 

Yazımızın başlığının anlamını şimdi daha iyi değerlendirdiğinizi düşünüyorum.

 

KAYNAKLAR:

(1) Alnur CEYLAN Karadeniz ve Boğazların Oluşumu 2018

(2) CEVDET YILMAZ (2005) “Kızılırmak Deltasında Meydana Gelen Erozyonun Coğrafi Analizi”, TURQUA - Türkiye Kuvaterner Sempozyumu V, (02–03 Haziran 2005),Bildiriler Kitabı, (Editörler: O. Tüysüz - M. K. Erturaç), İstanbul Teknik Üniversitesi,Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü Yayını, (227–234), İstanbul.

 
Etiketler: KIYILARIMIZDA, ve, LİYAKAT, SİSTEMİNDE, EROZYON,
Yorumlar
Haber Yazılımı